Bir daha İstanbul Bir Masaldı gibi bir roman yazmayacağım.

Pelin AYAN - www.bigglook.com, 02.01.2002

 

 

Hayatımın şiirini yakalamaya çabalıyorum!..

 

Mario Levi her şeyden önce hayatını mümkün olduğunca şiirsel kılmaya, kendini keşfetmeye çalışan bir insan. Hayatının şiirini yakalamaya, yetenekleri ölçüsünde, sınırları elverdiğince duvarlarını yıkmaya çalışıyor.

 

Mario Levi bir yazar. Belki de birçok yaşadığını yazarlığına göre yaşayan ve ondan bir türlü kaçamayan bir insan. Sait Faik bir hikayesinde, bir hikayesini bitirirken "Yazmasaydım çıldıracaktım" der. Ben belki o kadar ileriye götürmüyorum işi. Ama yazarlığın bendeki önemini ifade etmek için şunu söyleyebilirim: Her insan gibi işte şu anda mutluyum diyebildiğim anlar olduğu gibi çok mutsuz olduğum, büyük karamsarlıklara kapıldığım, hayatımın anlamının tamamıyla yittiğini gördüğüm anlar oldu. Bu karamsarlık anlarımda beni kurtaran, hep kurtaran, en çok güvenebildiğim yazarlığım ve yazdıklarım oldu.

 

Yazarlık benim için en iyi sığınma alanı!..

 

Mario Levi'nin yaşadığını en çok hissettiği, hayatını en çok anlamlandırabildiğine inandığı alan yazının dünyası. Yaptığım her işi çok seviyorum ve o anlamda kendimi biraz da talihli görüyorum. Bütün bunlar güzel de hayatın başka koşulları sözkonusu olsa tümünden vazgeçebilirim. Ama vazgeçemeyeceğim tek alan yazı !..

 

Herşeyi de yazarlar gibi yaşamıyorum. Hayatın başka yönleri var, hayatın başka çağrıları var. Yazarlık benim için en güvenli sığınma alanı, orada hiç kimse bana yalan söyleyemez, orada hiç kimse bana ihanet edemez, orada hiç kimse beni kandıramaz. Çok güvenli ve daha da önemlisi çırılçıplak soyunmayı da göze alabildiğim tek alan. Sen birşeyler yazsana...

 

Yazı aşkı belki de gizliden gizliye uzun yıllardan beri vardı. Bunun için örneğin ortaokul sıralarına kadar gidebiliriz. Bir roman yazmaya niyetlenmiştim. Kemalettin Tuğcu benzeri bir roman; acıklı. Dilencilik yapmaya zorlanan bir grup sokak çocuğu ve sürekli onları sömüren bir adamı anlatıyordum. 15-20 sayfası yazıldıktan sonra tamamlanamamış ve şimdi tarihin karanlık koridorlarında bütünüyle kaybolmuş bir roman. Ondan sonra günlüklerim oldu benim. İki kez günlük tutma girişiminde bulundum ciddi bir şekilde. Her gün günlük tutma disiplinine dayalı günlük tutmalardı bunlar. Bütün bunlar belki bir yazıya hazırlıktı. Ardından 76 yılında üniversitedeyken çok sevdiğim bir arkadaşım, "sen birşeyler yazsana" dedi. O günlerde sistematik olarak bir şey yazmayı çok düşünmemiştim ama bir alt yapı vardı. İyi bir okurdum; sonra yazmaya böyle hoş bir duygu ile yaklaşıyordum. Öykü yazmakla başladı. Öykü öykünün kapısını açtı. Derken öyküler birikmeye başladı. İlk öykü denemelerim elbette bir çok dergi tarafından reddedildi. İlk yazılarım 1984 yılında gazete ve dergilerde yayınlanmaya başladı ama ilk öyküm 1990 yılında yayınlandı.

 

"Galiba başaracağım" dediğim yıllar...

 

Şimdi onca kitaptan sonra artık "yazar" olduğuma daha çok inanıyorum. Ama beni o kadar çok etkilemiş yazar var ki onları düşündükçe ben hala kendime bir yazar adayıyım diyorum. Örneğin dünya edebiyatından Virginia Wolf, bir Franz Kafka, bir Elias Canetti, Marcel Proust, Dostoyevski...

 

Yazarlık mesleğini "galiba başaracağım" dediğim zamanlar aslında ilk öykümün yayınlandığı yıllar. Çünkü ilk yayınlanan öyküm Bir Şehre Gidememek ( 1990 ) , aynı zamanda o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandı. Haldun Taner Öykü Ödülü jürisinde edebi beğenilerine, düzeylerine çok saygı duyduğum ve güvendiğim insanlar Selçuk Erez, Selim İleri, Orhan Duru, Emre Kongar, Tahsin Yücel, Çağla Sayın vardı. Onlar beni onaylamıştı. Bu anlamda o günlerde galiba yazar olacağım demeye başladım.

 

Bugün yazarlığımın çeyrek asrını geride bırakmış bulunuyorum. Buna rağmen benim yazacağım çok şey var . Ben hakikaten yazmak istediğim kitabı henüz yazmadım. Bu daha ileri bir adım için önemli bir inançtır. Bu nereye götürecek beni bilmiyorum. O kitabı günün birinde yazdığıma inanacak mıyım onu da bilmiyorum. Ama sonuç ne olursa olsun o yolda gitmeye değer!..

 

Bir daha İstanbul Bir Masaldı gibi bir roman yazmayacağım. 1993 yılının Mart ayında İstanbul Bir Masaldı'nın yoluna çıktım. Amacım uzun soluklu, böyle roman denilebilecek kalınlıkta, "işte bu bir roman" denilebilecek bir kitap yazmaktı. O günlerde azınlık sorunu üzerine çok düşünmüş ve çok şey yazmıştım. Hikayelerimin bir çoğu buna dayalıydı. Amacım yine böyle bir çıkış noktasından ilerilere gitmekti.

 

İstanbul'da yaşamış, başından bir sürü olay geçmiş, bir Yahudi ailesinin hayatını anlatmayı göze almıştım. Bu ailede yer yer çevremden, yer yer ailemden insanlar olacaktı. Kafamda bir kaç karakter vardı belli belirsiz ama gayet iyi biliyordum ki o karakterler başka karakterleri doğuracak ya da o karakterler kendilerini ben yazdıkça yazdıracak. "İstanbul Bir Masaldı" adını roman bitmeye yakınken buldum. Çok güzel bir ad olduğuna ve birçok insanda çok güzel duygular uyandırdığına inanıyorum.

 

Ben bir gönül borcu ödedim!..

 

Benim tarihimi oluşturan insanlar vardı. O insanları anlatmam, birilerine duyurmam gerekiyordu. İstanbul'u iyi tanıdığım "öteki" yüzlerinden birini, birilerine anlatmam gerekiyordu. Sevdiğim yazarlardan Murathan Mungan'ın yaptığından, Latife Tekin'in yaptığından çok farklı bir şey değildi. Yapmak istediğim İstanbul'un bir başka yüzü var demekti. Steven Spilberg Schindler'in Listesi'ni çektikten sonra "ben bir gönül borcu ödedim" demişti. Bu bende çok etkili olmuş bir laftır. Aynı şeyi ben yaptım. Beni ben yapan insanlara, bana beni veren beni gösteren insanlara, benden hoyratça bir şey alanlara ama aynı zamanda da bana çok şey kazandıranlara ben gönül borcumu ödedim.

 

Benim için azınlıkta olma durumu sadece kültürel, dini, etnik bir kimlikle açıklanamaz. Bunların hepsi vardır ama sorunsalın bir de duygusal bir boyutu vardır. Kendini duygusal olarak azınlıkta hissetme durumu vardır. İşte bu nedenle bu gibi söyleşiler bu konuyla ilgili belki de son söyleşilerim olacak. Çünkü bir daha bu konuya geri dönmemeyi düşünüyorum. Bunu bir söyleşide ilk kez bu kadar açık bir şekilde ifade ediyorum: Bir daha İstanbul Bir Masaldı gibi bir roman, etnik dini azınlıklar, Yahudi kimliği üzerine hiç bir şey yazmayacağım.

 

Ben İstanbulsuz olamıyorum.

 

Ben uzun bir süre İngiltere'de yaşadım. Kısa bir dönem Fransa'da yaşadım. Avrupa'da bir çok şehri gördüm. İsrail'de yaşadım biraz. Bir çok şehri gördüm, sürekli olarak İstanbul'a dönmek istedim. İstanbul'da beni hep çeken bir şeyler vardı. Kendimi hep İstanbul'a ait hissettim. Benim İstanbul'la bağım, İstanbul ile ilişkim bir tutku ilişkisidir.

 

Ben İstanbulsuz olamıyorum. İstanbul'dan nefret ediyorum, İstanbul'u çok da seviyorum. Peki neden bu tutku, neden bu İstanbul aşkı? Çünkü beni ben yapan İstanbul; çünkü İstanbul benim çocukluk dünyam. İstanbul benim gençlik dünyam; İstanbul suyunu içtiğim yer; İstanbul duygusunu bildiğim bir yer. En önemlisi İstanbul'un dilini konuşuyorum.

 

Benim vatanım Türkçe!..

 

Bir dil her şeyden önce toplumun kimliğidir. Herşeyden önce dilini yitiren bir millet, bir ulus, yok olmaya mahkumdur. Bunu büyük bir tehlike olarak görüyorum. Bu yüzden Türkçeye de bir takım insanlarıma olduğu gibi militanca sahip çıkıyorum.

 

İstanbul'un dilleri var. Ben biraz da o dilleri keşfetmeye çalışıyorum. Bunu yaparken kendimi en iyi ifade edebildiğim dil Türkçe. Kendimi var edebildiğim için bunu hep söylüyorum. Her yerde her söyleşide ifade etmeye çalıştığım bir duygu bu; benim vatanım Türkçe!..Liselere davet edildiğimde bütün davetleri kabul ediyorum.

 

Bu konuya dikkati çekmek, yeni yeni kimliğini bulma arayışı içinde olanlara dil açısından bir şeyler verebilmek için mutlaka katılıyorum. Okulda derslerimi İngilizce yapabileceğim halde özellikle Türkçe yapıyorum. Çünkü ben Türkiye'de öğretim dilinin Türkçe olması gerektiğine inanıyorum. Ne yazık ki Türkiye'de bu konuda eğitim sistemimiz ve içinde bulunduğumuz farklı durumlar bizi gittikçe yozlaşan bir Türkçeye götürüyor. Yozlaşan bir Türkçeye götürüyor da iyi bir İngilizceye götürüyor mu? Hayır. Okullardaki İngilizce ile iyi İngilizce öğrenilmesine imkan yok.

 

İstanbulluluk bilinci ; İstanbul'a sahip çıkmayı bilmek!..

 

Ben 500 yıldır İstanbul'da yaşayan bir ailenin çocuğuyum. Dolayısıyla benim diyen birçok İstanbulludan daha İstanbullu olduğum söylenebilir. Buna rağmen İstanbul göç aldı, İstanbul bozuldu diyenlerden de değilim. Bunu söylemeye hiç birimizin hakkı yok. Çünkü İstanbul'un gerçeği, bugün dünyadaki az gelişmiş ülkedeki ya da gelişme yolunda olan ülkedeki birçok büyük şehrin de gerçeği aynı zamanda.

 

Önemli olan İstanbulluluk bilinci, yani İstanbul'a sahip çıkmayı bilmek. Çünkü yıllardır en çok şu söylendi başka şehirden gelenlere: "Başka İstanbul yok". Gerçekten öyle başka İstanbul yok. Bu yüzden benim en çok karşı çıktığım biz farklı kültürlerle İstanbul'da yaşayacağız. Birbirimizi daha yakından tanıyacağız, birbirimizle yaşamayı öğreneceğiz. Ama bütün bunların yanı sıra bitirmememiz gereken tek ders bu şehrin bizim şehrimiz olduğu ve bu şehre sonuna kadar sahip çıkmamız gerektiği. Eğer gerçekten başka bir İstanbul olmadığının bilincine varırsak, o zaman sorunlarımızın da üstesinden gelebilecek bir hale geliriz. Ama ben bir çok insanın bu bilince sahip olmadığını gördüğüm için üzülüyorum.

 

Herkes kendine göre bir İstanbul yaşaya bilir!..

 

İstanbul'un güzelliklerini herkes kendine göre keşfedebilir bence. Benim için İstanbul denizdir; balıktır. Benim için İstanbul, İstanbul'un insana birden bire yeni bir dünyanın kapısını açabilecek sokaklarıdır, çarşılarıdır; çok eski köşeleridir. İstanbul'un kokularıdır, İstanbul'un sesleridir, örneğin İstanbul'un martı sesleridir. Şimdi bütün bunlar İstanbul'da yaşamanın ayrıcalıklarıdır. Bana göre herkes kendine göre bir İstanbul bulabilir, herkes kendine göre bir İstanbul yaşayabilir.

 

Ben bütün bu güzelliklerinin yanı sıra İstanbul'un yemeklerinin çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Bu da bir ayrıcalıktır. Dünyanın bir çok şehrinde bulamayacağınız kadar çok lezzetli yemeğin, lezzetli sebzenin, meyvenin, ve onlarla yapılan bir sürü yemeğin bulunduğu bir şehirde yaşıyoruz. Ancak İstanbul'da yaşamanın da hiç kolay olmadığını söyleyebilirim. İstanbul pis, düzensiz bir şehir, kolay kolay aşılamayacak trafik sorunu olan bir şehir. Dolayısıyla İstanbul'da yaşamak aslında stresli yaşamak. Ben bütün bunlardan dolayı bir çok Avrupalının İstanbul'da yaşayamayacağını düşünürüm. İstanbul'da yaşamanın artıları ve eksileri de var. Her şeyi bir bütün olarak görürseniz, her şeyi şehrin bir parçası olarak görürseniz rahatlarsınız.

 

 

Şehrin yüreğine sık sık yolculuklarım oluyor.

 

İstanbul'dan kaçmaya çalıştığım zamanlar oluyor. Böyle bir zamanlarda en iyi sığınabildiğim yerim evim. Kendimi odalarıma kapatıyorum. Odalarımda şehirden getirdiklerimi yazının dünyasına aktarmaya çalışıyorum. İstanbul dışına kaçmak gibi bir projem pek yok benim. Tatillerim ve haftasonları için gittiğim yerler oluyor ama asıl büyük kaçış evde yaşanıyor.

 

Öte yandan ben bir yazarın sadece evine kapanarak yazabileceğine de inanmıyorum. Şehrin o keşmekeşi, o kaosu mutlaka yaşanmalıdır. Çünkü sığınabileceğim bir adam var. O ada da benim odalarım. O adada istediğim zaman istediğim kadar kalabileceğimi biliyorum. Fakat sık sık şehrin yüreğine, şehrin yüreğine yolculuklarım oluyor. Çünkü oradan her zaman alacaklarımız vardır. Kadıköy Çarşısı'nı, Galatasaray'daki Balık Pazarı'nı, oradaki meyhaneleri bu yüzden severim. Moda Burnu'nda, Beyoğlu'nda, Boğaz'da hem Anadolu yakasında, hem Rumeli yakasında gezmeyi bu yüzden severim. Çünkü şehir orada tüm gücüyle soluk alıp veriyor.

 

Mario Levi ile İstanbul turu!..

 

Mario Levi evinden çıkar. Önce Moda'da çay bahçesine gider, orada kahvaltısını eder. Sait Faik'ten kalma bir mirası olabildiğince yaşatma adına çayla birlikte simit yer. Kahvaltısını bitirdikten sonra Kadıköy Çarşısı'na gider ya da vapura biner. Karaköy'e geçer. Karaköy'den Tünel'e çıkar. Beyoğlu'nda biraz gezer, Beyoğlu'nda kitapçılarda bolca bir vakit geçirir. Kendine kitap alır, kendine CD alır. Eğer hala yorgun değilse, hala gücü varsa Taksim'e çıkar. Taksim'den Beşiktaş'a Beşiktaş'tan da bir taksiye "Ortaköy'e çek der". Ortaköy'den eğer hala yorgun değilse Bebek'e kadar uzanmayı isteyebilir. Bebek'te yine yıllardır gittiği Bebek Cafe'de bir çay daha içer. İstanbul'u seyreder.

 

Akşam çeşitli yerlere gidebilir. Örneğin Beyoğlu'na gidip, eğer arkadaşları varsa Nevizade'de bir yerlere oturup içki içer, yemek yer. Yaz aylarında açıkhavadaki konserlerden birine ya da ikisine mutlaka gider. Hem meyhaneyi sever, hem ayaküstü, hem kebapçılarda, hem de Fransız lokantalarında yemeyi sever. En azından haftada bir kere balık ve adana kebap yemeliyim.

 

 

Yemek yapmayı çok severim.

 

Yemek yapmayı çok seviyorum. O da İstanbul gibi işte, yani her çeşit kültürden yemekler. Birazcık Fransız mutfağı, birazcık Osmanlı-Türk mutfağı, birazcık babaannesinden Mario'nun öğrendiği yemekler vardır. Örneğin pırasa köftesi gibi, ıspanaklı kuru fasulye gibi. Müthiş bir evliliktir; ıspanaklı kuru fasülye, nefistir yani bilen bilir. Birazcık zahmetli bir iştir zaman alır ama olsun. Tabii birinin bana yardımcı olması gerekir bu konuda. Ispanağı yıkayacak, temizleyecek biri lazım.

 

Türkiye dikey bir ülke!..

 

Türkiye'nin gerçek tanıtım eksiği var. Herkes el birliği ile Türkiye turizmini kalkındırmalı. Çok zengin bir kültür mirası üzerine oturuyoruz. Bugüne kadar farklı kültürlerin barındığı, hayat bulduğu ve ne yazık ki zaman zaman da yok edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu kültürlerin bize kazandırdığı bir coğrafya, bir duygu zenginliği var. Arayışımız bence burada olmalı.

 

Dikey bir ülke Türkiye; şehirler şehirler üstüne kurulu. Bizim metrelerce altımızda başka uygarlıklar yatıyor. İşte bu uygarlıklara inandığımızı, bu uygarlıkları paylaşmak istediğimizi, bu uygarlıklara insanları çağırdığımızı ve bu insanların da dünyayı kucaklamaya hazır olduğunu anlatmamız gerekiyor. Tabii bunları anlatmakla bitmez; aynı zamanda somut şeyler de yapmak lazım.

 

80 yılda Türkiye'nin tek bir dünya markası var mı?

 

Ben yaklaşık 80 yıllık bir Cumhuriyet tarihimiz var. Bu 80 yılda Türkiye'nin tek bir dünya markası var mı? Sadece bugün "İstanbul zilleri" olarak bilinen davul zilleri Ziljiyan. Dünyaca ünlü bir marka, ama bunu pek az kişi biliyor.Türkiye'nin tek dünya markası odur bence. Üzülerek söyleyeceğim bir örnek daha var; Galatasaray. Çünkü Fenerbahçeliyim : ) Galatasaray futbol takımı, Türkiye'nin sesini Avrupa'ya duyurmada çok önemli bir iş yaptı. Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim. İşte budur yapılması gereken. Dünya başarıları, hedefimiz bu olmalı. Biz kendimizle uğraşmaktan vazgeçip artık dünyaya doğru gitmeliyiz. Ben kendimi bir Türk yazarı olarak da dünyaya duyurmak istiyorum. Bunun anahtarlarını henüz keşfedebilmiş değilim ama benim böyle bir özlemim var. Önemli olan biraz da bu; hayal etmek.

 

Kıyısından denize girebileceğim bir İstanbul!..

 

Düşlediğim İstanbul, sorunları her geçen gün biraz daha çok çözebilen bir şehir; daha rahat yaşanabilen bir şehir. Ben İstanbul'un denizini çok özledim. Çocukluğumda kıyısından girdiğimiz denizi çok özledim. Biraz bir hayal gibi belki ama benim hala düşlerimde yaşayan ve düşlediğim İstanbul için ilk aklıma gelen bu. Kıyısından yeniden denize girebileceğim bir İstanbul. Zor belki ama bunun önemli olduğunu inanıyorum.

 

İSTANBUL BİR MASALDI

Mario Levi, Doğan Kitap 2006, 804 sayfa.